Teyze “Acil”e Girer..

Teyze Acil Poliklinik kapısından girer… Sabah erken geldi ise çok beklememiştir sırada; ama sabah ya da akşam kuşağının sevilen dizi ve programlarını izleyerek gelmiş ise, kendisi gibi düşünenlerin akın etmesi ile yığılmış olan kapıdaki kuyrukta bir hayli beklemiştir…

Yorgundur, sinirlidir, belki de canı yanıyordur şikayetinden dolayı… Şişmansa hele, terlemiş, bunalmıştır ayrıca, saatlerce ayakta ve kalabalıkta beklemekten…

 

Acil odasındaki dört muayene masasından biri boşalmıştır nihayet... Hasta mahremiyeti, kişisel bilgilerin gizliliğinin kâle alınamadığı bu ortamda, tek başına bir doktor çırpınmaktadır içeridekileri bir an önce gönderip, kapıdaki kuyruğu bir an önce eritebilmek için; kendisi gibi kadersiz bir hemşiresi ve tıbbi sekreteri ile birlikte…

 

Ayaklarını sürüye sürüye ilerler teyze boş yatağa doğru… O sırada bir anlık boşluk bulan hekim seslenir, “Hanım senin ne şikayetin var?” diye… Görür ama yüz vermez teyze bu patavatsızlığa, yürür ağır ama emin adımlarla kendisini bekleyen boş muayene masasına doğru… Onca saat sıra beklemiştir, şöyle adam gibi bir muayeneyi haketmiştir zaten…

 

Burnuna doğru hemşirenin uzattığı EKG’yi alan doktorla da göz teması kesilmiştir bu sayede ve teyze kısa olan boyundan çok, acildeki muayene masasının önüne basamak koymayı akıl edemeyen ya da ihmal eden yönetim yüzünden bir hayli zorlanır masaya çıkmakta. Çıkıp yerleştiğinde yavaş yavaş pardesüsünün düğmelerini çözmeye başlar; yine duymamazlıktan gelir doktorun oturduğu yerden bir kez daha yüzüne bakarak sorduğu soruyu, hazırlanır muayeneye…

 

O sırada doktor diğer masadaki sırt üstü yatıp karnını açan hastanın yanına seğirtir steteskobunu boynundan alıp… Hemşire odadaki dört yataktan, halkalarının yarısı yukarıdan kopsa da, yine de gözlerden hastaları saklayabilen tek perdeli yatağındaki EKG çektiği hastayı savmıştır ve doktorun hızla karın muayenesini yapıp, kalbini dinlediği hastanın oraya yatmasını beklemektedir, söylenen, enjektöre çektiği ilacı iğneyi yapmak için…

 

Doktor bilgisayarın başındadır şimdi, masanın önünde dikilen hasta yakınının dışarıdaki hastasının, sekreterin açmaya çalıştığı tahlil sonuçlarına bakmak için… “Daha çıkmamış” demesiyle sekreterin, “bir saat oldu yaa” diye söylene söylene kapıya yönelen hasta yakınlarını çoktan duymamaya alışmıştır tüm ekip… “Şu çocuğunkini aç” der doktor sekreter kıza yan masadaki hastayı gösterip, kendisi de poliklinik defterinden birkaç sayfa gerideki hasta ismini bulmaya çalışarak…

 

O sırada teyze pardesüsünü çıkarmış, hazırdır muayeneye… Doktor hızlıca yanına gider… “Ne şikayetiniz var?” der… Geldi işte sıra sonunda kendisine… “İdrar yollarımda üç gündür…” diye bellediği cümleye başlaması ile, doktorun sekretere “TİT” (tam idrar tahlili) diye seslenip  sırtını dönmesi bir olur…

 

O sırada güvenliğin diğer iki boşalan yatağa hasta almak için araladığı kapıdan alınan sıradaki hastaları da iterek, kan içindeki bir yaralının getirilmesi ile doktor “şu yatağa alın” diye teyzenin oturduğu yatağı göstermesi de tüy diker herşeye…

 

“Hadi kalk teyze” der sekreter.. “Muayene edecek doktor” der teyze… “Etti ya” der sekreter… Kan içindeki genci görünce de içi fena olmuştur zaten… Hemşirenin eline tutuşturduğu idrar kabı ve tetkik barkodu ile tam anlaşılmayacak şekilde, ama kızgın söylene söylene çıkmak zorundadır artık çaresiz…

 

Ne beklediği ilgiyi görmüştür, ne derdini anlatabilmiştir, ne de vereceği tahlilden sonra aynı şekilde seyredecekse süreç, şikayetlerine çare bulacağına inancı da kalmamıştır burada… Yakındaki diğer hastaneye gitmeyi kafasına koyarak yürür idrar örneği vermek için, kokusu koridora taşan tuvalete doğru…

 

Bu manzarayı altı yıl boyunca yaşadım, üç yıl önce “Devlet”ten istifa edene kadar… O dönem performans sistemine yeni geçilmiş, sağlık ocaklarında yazılan reçete başına döner sermaye ödemesi yapılır idi; dolayısı ile muayenesi zaman alacak hastaların “acil’e” yönlendirildiği ilk dönemlerdi… Bu gün dilerim manzara değişmiştir diyeceğim…

 

Ancak bu gün aşağıdaki sitedeki yazıyı okuyunca ister istemez insanın aklına bazı sorular geliyor… (http://www.medikalakademi.com.tr/index.php/salk-guendemi/2469)

 Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ gündemdeki önemli konularla ilgili olarak Medikal Akademi Ankara Temsilcisi Hatice Pala Kaya’nın sorularını yanıtladı. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte özellikle birinci basamak sağlık hizmetlerinde önemli gelişmeler sağlandığını söyleyen Bakan Akdağ, 2002 yılından itibaren birinci basamakta yer alan hekim sayısının 17 binden 23 bine çıktığını,

muayene sayısının ise 74 milyondan 244 milyona yükseldiğini açıkladı. Aynı dönemde birinci basamak muayene oranlarının %36’dan %40 yükseldiğini hatırlatan Bakan Akdağ, sağlanan gelişmeyle birlikte hasta memnuniyetinin de önemli oranda arttığını dile getirdi. 

 

Bizim bahsettiğim poliklinikteki ortalamamız 700-800 hasta/gün idi. Bayramlarda falan 1000 hastayı geçtiğimiz olurdu. İki hekim karşılardık “İlk Muayene Polikliniği”nde bu hastaları… Yani günde 750 hasta desek, yarısı birimize, yarısı öbürüne… Günde 24 saat var, her saatte de 60 dakika; bu ikisini çarparsak 1440 dakika eder… 1500 etse idi, hasta başına 2 (İKİ) dakika ederdi, o kadar bile etmiyordu yazık ki süre (1,92 dakika/hasta)… Bu sürenin içine hastanın şikayetinin dinlenmesi, muayene, tetkik istenmesi, tetkiklerin değerlendirilmesi, arada henüz çıkmamış tetkikler için bilgisayar başında geçirilen süre, gerekirse EKG çekimi, değerlendirilmesi, kan alınması, enjeksiyon yapılması, gerekirse kontrol muayenesi, reçete yazılması, sevk işlemi, deftere yapılan kayıt, bilgisayara girilenler, aklınıza ne gelirse dahil… Hepsi 2 (yazıyla: iki) dakika…

 

“Doktorlar Nasıl Düşünür?” isimli (2007 basımı, Dr. Jerome Groopman, Mikado Yayınları) çok yararlandığım ve hekimlerden çok, hitaben yazıldığı hasta/hasta yakınlarına ısrarla tavsiye ettiğim kitaptaki “…hacmi (bakılan hasta sayısını) arttırmak için gelen baskılara rağmen, bakacağı hastaların sayısını sınırlamaktadır. İlk başvuru doktorlarının çoğu bu yöntemi uygulamaktadır, çünkü aksi takdirde gerektiğinde verimli olamadıklarını düşünmektedirler.. (sayfa 81)  “satırlarını; hele “…pek çok doktor, vizitleri on-onbeş dakika ile sınırlayarak ve her gün baktıkları hastaların sayısını arttırarak (sayfa 86) ” süre ile ilgili bölümü okuyunca, çok şaşırdığımı ve “biz ne yapıyoruz?” diye kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum…

 

Sitedeki yazıda “birinci basamakta yer alan hekim sayısının 17 binden 23 bine çıktığı” bilgisi güzel haber; Aile Hekimlerimizin önemi gerçekten büyük; yeter ki kendilerinin motive olarak tutulup, değerli koruyucu hekimlik işlerini hakkıyla yapmaları için ortam sağlansın…

 

Yine, “Koruyucu hekimlik açısından bakalım, beşli karma aşıda 2002’deki %80-82 oranlarından %97-98’li seviyelere gelmişiz. Bu çağdaş ülkelerin eriştikleri rakamların ötesinde bir orandır. B hepatiti aşısında %70’lerden, %96’lara, kızamık, kızamıkçık, kabakulak aşılarında %70’lerden, %98’lere ulaşmışız. “ haberi de tereddütsüz memnun edici…

 

Muayene sayıları ile ilgili “muayene sayısının ise 74 milyondan 244 milyona yükseldiği” bilgisi beni biraz düşündürdü…

 

O nöbet günlerinde, akşam saatlerinde elindeki üç-dört eczane poşetini suratımıza sallayıp, içeri hışımla giren ve “Sabah A Hastanesine gittim bunu verdiler, B Hastanesinden bunu, C Hastanesinden de bunu verdiler; hepsininkinden birer tane ilacı dedikleri gibi yuttum, hala iyileşmedim, size geldim” diyen hastalar az değildi… İlginçtir, o dönem kolesterol ilaçları, tansiyon ilaçları sıkı kontrol altında idi ve örneğin reçetenizi 30 gün dolmadan yazdırdığınızda, eczacı “ilacı alabilmen için iki gün daha geçmeli” diye hastayı ters yüz ederdi sistem gereği, ama antibiyotikler için böyle bir sınırlama olmadığından (olmalıydı demiyorum, bu apayrı tartışılacak sıkıntılı bir konu) poşetli hastalar sık aşındırırdı kapımızı…

 

Üç katından fazla artan “muayene sayısı”, acaba bizim teyze gibi aradığı ilgiyi, belki de şifayı bulamayan memnuniyetsiz hastalar yüzünden mi yükseldi buralara diye sorası geliyor insanın eski deneyimlerine dayanarak… O zaman da yapılan “hasta memnuniyetinin de önemli oranda arttığı” açıklamasına tosluyoruz, ki bu da iyi bir haber doğruysa…

Dilerim bizim “teyzeler” de böyle düşünüyordur…

 

Birinci basamaktaki hekim sayısının artış oranı %35 iken, muayene sayısının artış oranı %229 olunca, sanki hasta başına düşen muayene süresi artacağına azalmış gibi bir izlenim de doğuyor ya ilk bakışta, sonuç iyimiş ama, neyse…

 

İlk defa yasası çıkarılan ve Çalışma Bakanlığının son dönemdeki atağı ile oluşturulmaya çalışılan ve şu sıralar hızla gerekli yönetmeliklerin tamamlandığı “İş Sağlığı ve Güvenliği” alanında çalışan biz “iş hekimleri”, “işyeri hemşireleri” ile takım arkadaşlarımız olan “iş güvenliği uzmanları” ise boşu boşuna kafa yorup, tartışıyoruz, eleştiriler, öneriler gönderiyoruz ilgili mercilere boş yere; “yok, işçi başına ayrılan süre ayda 4 dakika az, ayda şu kadar dakika uygun” diye… Oysa bu iş, acildeki ya da hastane polikliniğindeki gibi anlık bir iş de değil, daha geniş sürelere yayılabilir aylar bazında… Boşa çene yorup, kalem oynatıyor, tuş tıklıyoruz demek ki…

 

Bahsettiğim kitabın arka kapağında da şunlar yazıyor: “Bir doktor, şikayetlerini anlatan bir hastanın sözünü ortalama olarak her onsekiz saniyede bir keser. Doktorların birçoğu bu kısa süre içinde, olası teşhis ve tedavi için kararını verirler. Genellikle bu şekilde verilen kararlar doğru olurlar ancak, kritik anlarda verilen bazı kararlar yanlış da olabilir ve feci sonuçlar doğurabilirler…”.

 

Bu sebeple, bir milletvekilinin, belki yanlış ifade etmiş de olsa –ki etmemeliydi-, twitter’da yayınladığı “Bebek-anne ölümleri, iş kazaları,trafik kazaları, yiyecek içecek zehirlenmeleri, afetlerdeki kayıp oranları, intiharlar medeniyet göstergesidir” cümlesinin karşısında olarak; bunlara yol açmamak için, işlerimizi içini boşaltmadan düzgün yapabilmemiz için, iletilerini takip ettiğim “trafik” grubunda sık kullanılan bir ifade ile bitirmek isterim ki:

“Sürat Felakettir!”

 

Dr. Suat Sarp

İş Hekimi